
İnsan hayatı çoğu zaman büyük hırsların, planların ve mücadelelerin etrafında şekillenir. Ancak ölüm tüm bu uğraşların aslında ne kadar geçici olduğunu bize hatırlatan en kesin gerçektir.
Öyle ki bedenimiz toprağa düştüğü andan itibaren unutulma süreci başlar.
Ölümden sadece bir saat sonra bedeniniz toprağa karışmaya başlar. O anlarda gözyaşları dökülse de kısa süre içinde yakınlarınız yemek hazırlıklarıyla meşgul olur. Üç saat sonra kanınız donar, ama taziyeye gelenler artık spor ve siyaset konuşmaya başlamıştır. Altı saat sonra bedeniniz şişmeye başlar, insanlar ise evlerine dönüp tatil planlarını yapar. Bir gün sonra organlarınız çürümeye başlarken, telefonunuza hâlâ reklam mesajları gelir. Üç gün sonra, bedeninizde ölüm lekeleri oluşur, fakat iş yeriniz çoktan sizin yerinize yeni birini almıştır. İki hafta sonra dişleriniz ve tırnaklarınız dökülür, çocuklarınız miras meselelerini konuşmaya başlar. Üç ay sonra, bedeniniz toprağa tamamen karışır, eşiniz televizyon karşısında gülmeye devam eder. On yıl sonra, geriye sadece kemikleriniz kalmıştır. Arkadaşlarınız, eski bir fotoğrafınıza bakıp kısa bir süreliğine sizi hatırlar.
Peki bütün bu tablo bize ne anlatıyor? Bir insan daha dünyadan ayrılmasının üzerinden çok kısa bir süre geçmeden unutuluyor. Arkasında bıraktığı hırslar, kavgalara sebep olan meseleler, peşinde koştuğu şeyler hiç önem taşımıyor.
Kur’an-ı Kerim’de bu gerçek şu şekilde ifade edilir:
“Bu dünya hayatı, hakikatte sadece bir oyun ve eğlenceden ibarettir; âhiret ise asıl hayattır. Keşke bunu bilselerdi!” (Ankebût Suresi)
Hayat bir oyun sahnesi gibi gelip geçiyor. İnsan kendisini ve başkalarını yıpratacak hırslarla yaşamını tüketmemeli. Asıl hayat, geçici dünyanın ötesinde başlıyor.